İnsan Olmak Kitap Özeti – Engin Geçtan

Engin Geçtan – İnsan Olmak Kitap Özeti

 

İnsan, var olduğu günden bu yana sürekli olarak yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamlandırmaya çalıştı ancak bu çabanın içinde en az tanıyabildiği hep kendisi oldu. 2018 Yılında aramızdan ayrılan  psikiyatrist Engin Geçtan, çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan İnsan Olmak kitabında paylaştıklarıyla, bizleri insanı tanımaya davet ediyor.

Kitaptan sizler için seçtiklerim;

Birey ve Toplum

İnsan doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturdu. Ancak toplumlar geliştikçe insan da giderek doğadan koptu ve bunun yarattığı yalnızlığı giderebilecek yeni bir beraberlik bulamadı.   İnsanın kısa bir süre için de olsa doğayla yeniden baş başa olması, onu eski bir dostla birlikteymişçesine mutlu eder. Bu hem birlikte hem de özgür olmanın verdiği benzeri olmayan bir mutluluktur.  Ancak insan böylesi doyurucu bir ilişkiyi kendi geliştirdiği toplumlarla kuramadı. Doğadan özgürleşmeye çabalarken bu kez de kendini topluma bağımlı kıldı. Çünkü insan yalnızlıktan korktu ve diğer insanlarla birlikte olursa tehditlerden korunacağına inandı. Gerçekten de insan başkalarıyla birlikteyken birçok şeyi daha iyi yapar. Ama kendi içinde yine de yalnızdır ve içinde yaşadığı dünyaya karşı yürekli bir savaş vermek zorundadır. İnsanın politik bir varlık olması da kendi seçimi değildir. Bugüne değin denemiş toplum modelleri, insanın özgür olma isteği ile birlikteliği yeğlemesinin yarattığı çelişkilere çözüm bulma çabalarıdır. Günümüzde birçok insan devletin getirdiği yasaklardan ve vergilerden hoşlanmaz.  Ancak bunun yanında yasaların oluşturulması ve uygulanmasını gerekli bulur. Bunların kendisinden çok diğer insanlar için gerekli olduğunu düşünür! Toplumların politik bir düzen oluşturmasında başlıca etken savaş olmuştur. Savaşlar sahip olma dürtüsüyle birlikte başlar. İlk savaşlar, avcı kabilelerin tarımla uğraşan gruplara saldırması ile görülür. Avcılar ortamda avlayacakları sürüler azalınca köylerdeki zengin tarlalara imreniler ve saldırmak için bir bahane yaratır, sonra da bölgeyi işgal ederler. Savaşlar giderek başkanların ve önderlerin ortaya çıkmasını sağlar. Başlangıçta savaşı yöneten liderler sadece savaş zamanında toplumu yönetmiş daha sonra toplumun bir ferdi gibi yaşamaktaydı. Daha sonraları toplumlar büyüdükçe barış zamanlarında da toplumları yöneten otorite sahibi kişiler oldular. Devlet kazanan grubun yinelene egemen olmasından kaynaklanır. Ancak salt silah gücüne dayalı devlet uzun ömürlü olamaz. Çünkü insan doğası gereği zora ve baskıya karşı inatla direnme eğilimindedir. Bu nedenle barış zamanında toplumu yönetme sistemleri gelişmiş. Aile, eğitim ve dini kurumlar gibi… Bu kurumlar bireyin kendi toplumuna bağlılığı ve vatanıyla guru duyabilmesini sağlar. Yasalar sağladığı haklarla vatandaşların bunları kabul etmesini ve devlete bağlanmasını kolaylaştırır.  Normalde samimiyetsizlik ilkel toplumların bilmediği bir davranış biçimidir. Samimiyetsizlik uygarlıkla birlikte gelişmiştir.  Mülkiyet geliştikçe hırsızlık ve yalan da başlar.

İlkel insan acımasızdı. Kendini koruyabilmek için öyle olmak zorundaydı. Ancak diğer insanlara acı vermekten zevk alma eğilimi savaşlarla birlikte gelişti. Başlangıçta bu sadece savaşta yaşanan bir duyguydu.  Ne var ki savaşta öğrendiği duyguyu barışta da uygulamaya başladı.  Giderek anlaşmazlıklar da tarafların birbirini ortadan kaldırmasıyla çözümlendi.

Başlangıçta anlaşmazlıklar kişisel öç almayla çözülse de daha sonraları verilen zararın karşılığı başka yollarla ödetilmiştir. Toplum yasalarla düzenlenmeye başlar. İnsanların toplumsallaşması sonucu, kendini koruma amacı dışında saldırgan davranışlar göstermeyen, barışçı insan doğası türemiş, savaş güdüsü insan yapısının bir parçası durumuna gelmiştir. Savaşçı yanı sadece kışkırtıldığında ya da engellendiğinde etkin hale gelir. Yani insan hem yapan hem bozan, hem seven, hem kızan bir varlıktır.  Bu çelişki insanın kendisini ve diğerlerini anlamasını güçleştiren en önemli etkendir.

Toplumların var olabilmesi için düzen, düzen olabilmesi için de kurallar gerekir. Dolasıyla töreler olmadan uygarlık da olmaz.  Her toplumsal grubun, o grubun kültürünü bir sonraki kuşağa sistemli bir şekilde öğretmesi sonucu, grup üyeleri ortak özellikler geliştirirler.  Böylece toplumun içindeki bireylerde büyük ölçüde benzerlik görülür. Böylece sınırlı ve değişmez görüşleri olan toplumlar oluşur. Böylece insan hangi olayla karşılaştığında nasıl davranacağını önceden bilir. Ancak insan zihni geliştikçe düşünceler de çoğalmıştır. Düşüncelerin gelişmesi insanın kendi kendisini ve geleceğini yönlendirmesinde yardımcı olmuş fakat iç güdülerinin zayıflaması diğer insanlara ve geliştirdiği teknolojiye eskisinden bağımlı duruma gelmesine neden olmuştur. 21. Yy’ın başlarından itibaren bilimsel, teknolojik ve toplumsal gelişmeler tüm insanlık tarihinin gerçekleştirdiklerini çoktan geçmiştir.  Öyle ki bu gelişmeler insana sağladığı yararları gölgeleyecek ölçüde bazı sorunları da beraberinde getirmiştir. Teknolojik gürültünün insan bedeni ve verimliliği üzerinde olumsuz etkileri olduğu tespit edilmiştir. İnsanların iyi yaşayabilmeleri için doğa teknolojiye kurban edilmiştir. Vaktiyle doğayla olan mutlu beraberliğinden kopan insan, onun yerine geçebilecek ve yaşamına anlam katacak beraberliği bulamadığı gibi artık doğaya da geri dönememiş umudunu uzayda arar olmuştur.

Eski ve yeni arasındaki tutarsızlıklar ve belirli bir toplum içindeki değerler arasındaki farklılıkların tümü “kültürler çatışması” terimiyle tanımlanır.

Gelişmiş toplumlarda teknolojik gelişmeyle tepkiler oluşmuştur. Hedefledikleri refah düzeyine ulaşan bireyler, sahip oldukları maddi bolluğa karşılık, boşluk, anlamsızlık ya da yabancılaşma gibi daha önce hiç tanımamış oldukları duyguları yaşamaya başladılar.  Bunun neticesinde de refah toplumunu eleştiren “karşıt kültür” akımları oluşmuştur. Kendi dışındaki insanları reddederler ve üyelerinde giderek o gruba özgü kişilik özellikleri gelişir. Bunun ilk örneği “hippilik”tir. Gençlik döneminde birçok kişi bu akımla kaynaşsa da hippilik yozlaşıp yok olmuştur. Çünkü hippilerin göremediği, insanın doğayla olan beraberliğine yeniden kavuşabilmesi için artık çok geç olduğudur.

Mistisizm, büyücülük, batıl inançlar, tarikatlar, yıldız falları özellikle hızlı değişimler karşısında şaşkın ve kendisini yönetmekte zorlanan insanlar tarafında benimsenmiştir. Hızlı kentleşme ve göçlerde Türk toplumunu daha önce hiç tanışmamış olduğu sorunlarla karşılaşmasına neden olmuştur. Anadolu’nun geleneksel örüntüsü bozulmaya başlamış, çağdaş yaşama uymayan gelenekler terk edilmiş ve geleneklerin sağladığı ortak psikolojik savunma mekanizmalarından kısmen de olsa yoksun kalınmıştır.  Toplumun geçirdiği hızlı değişim sonucu ortaya çıkan kimlik bunalımına karşı politik öğretilerle kimlik bulmaya çalışmışlardır. Oluşturulan bu politik kimlik giderek tutucu ve tepkici örüntülere neden olmuş, karşıt grupların yıkıcı tutumları görülmüştür. Ne var ki bireylerin olduğu gibi toplumların da karşıt gruplar karşısında bocalaması, daha yapıcı ve uzlaşma yolunda çekilen doğal sancılar olduğunu kabul etmek gerek.  Psikolojik tedavide başlangıçta edilgin ve başı bükük bir kişi bir süre sonra dinamizm kazandığında önceleri bu güçle ne yapacağını bilmediğinden çevresindekileri şaşırtıcı aşırı davranışlar gösterse de daha sonra kendi kişiliğine uygun ve yapıcı davranışları kendi seçimleriyle benimseyecektir.

Ne var ki değişim hızı, insanları doğruyu yanlıştan ayırmalarına olanak vermeden karar vermeye zorlamakta. Dolayısıyla davranışlar çoğu kez geleceğe yönelik bir tasarının parçası olmaktan çok, beklenmedik durumlara geliştirilen tepkiler şeklinde ilerlemektedir.

Buna “aşırı yükleme” denir. İnsan beyni karmaşık bir elektrik şebekesidir ve aşırı bilgi ve uyarımla yüklendiğinde kısa devre yapar.

Günlük yaşamda istesek de istemesek de aşırı yüklemelere maruz kalıyoruz. Ancak bizi asıl yoran sürekli değişen yasalar, oynak ekonomik koşullar, sürekli yeni bütçe uyarlamaları, sistemin giderek karmaşıklaşması ve değişimlere henüz uyum sağlamışken tekrar uyum sağlamak zorunda bırakan verilerle karşılaşmamızdır.  Kadercilik ve uyuşukluk çevreyle başa çıkamamanın doğal sonuçlarıdır.  Aşırı yüklemeye maruz kalan kişi sessizce içine çekilir ve amaçsızca bekler.  Çağdaş toplumlarda incitmek ve diğer kişi incitmek çok daha kolay.  Çünkü çok farklı biçimlerde iletişim kuruluyor ve insanlar incinmemek için çeşitli savunma mekanizmaları üretiyor ve diğer kişilere tereddütle yaklaşıyor. İnsanın kendi başının çaresine bakması gerekiyor. Ve bunun getirdiği yalnızlıkla başa çıkabilmek için alkol, uyuşturucu madde vb. araçlarla çevresine yabancılaşmış olmanın verdiği acıdan kurtulmaya çalışıyor. Çünkü hiçbir şeye bağlanamamak insanın içinde boşluk ve anlamsızlık yaşamasına neden oluyor. İnsanlık kendi geleceğinin denetimini elinde tutamadığında özgürlükten söz edilebilir mi?

Toplumun birey üzerindeki etkisi ne kadar yoğun olursa olsun, kişinin kendi dünyasındaki olup bitenler onun için öncelik taşır ve davranışlarını bu doğrultuda sürdürür.

Bir insanın ilişkileri anne baba ile başlar. Bu öylesi bir beraberliktir ki, bıraktığı izlerin bazıları yaşam boyu varlığını sürdürür, yetişkin insanın dünyayı algılama biçimini etkiler.

 

Anne Baba ve Çocuk

Dünyada hiçbir canlının yavrusu insan yavrusu kadar bakıma ve korumaya muhtaç değildir. Bebeğin özellikle annesinin olumlu ya da olumsuz davranışları onun üzerinde yaşam boyu kalıcı izler bırakır. Son araştırmalar genetik aktarımla gelen bazı eğilimlerimiz olsa da kişiliğin gelişmesinde birey-çevre ilişkisinin etkili olduğunu ortaya koymuştur. 1. Yaşın sonunda güven ve güvensizlik duygularının temeli atılır.  Çevreye güven duyma ile kendine güven duyma farklı olgular değildir. Kendine güvenen kişi diğer insanlardan korkmaz, diğer insanlardan korkan kişi çaresizlik duyguları yaşar. Bir insanın kendisine güvenmesi çocukluk döneminde çevresine güvenmesi ile başlar!

Bebek sezgileri ile çevresindekilerin davranışlarının içten mi zoraki mi olduğunu hemen kavrar.  Aslında çocuklar sezgileri ile çevrelerinde olan biten her şeyin farkındadır. Bu yetişkinlerinki gibi bilinçli bir oldu değildir. Özellikle kendilerine acı veren bir durum hemen bilinçdışına iterler.  Yetişkinlerde de sezgi yolu ile algılama vardır ancak çoğu kez duygu ve düşüncelerle örtülür. Bu nedenle ilk izlenimimiz genellikle doğrudur.

Bebekleri en çok etkileyen kaygılı annedir. Kaygılı anne özünde yetişkin yaşamın sorumluluklarını alabilecek güce sahip olmayan biridir. Çoğu kez kendi annesi de kaygılıdır. Çünkü kaygı bulaşıcı bir duygudur. Bebeğe de bulaşır ve ileride tedirgin ve kolayca telaşa kapılan bir yetişkin olur.

Güven duygusunun gelişiminde annenin tutarlılığı büyük önem taşır. Bu ihtiyaçların karşılanmasının yanında belirli bir düzenin oluşturulmasını da içerir.  İhtiyacı olduğunda annenin onunla ilgileneceğini bilmek çocuğa güven sağlar.  Yaşamının ilk yıllarında bundan yoksun kalan kişiler ileriki dönemde belirsizliklere karşı aşırı duyarlı olurlar. Kolayca paniğe kapılırlar.

Bebeklikten yetişkinliğe giden yol, kişiliğin duygusal ve zihinsel yönlerinin sürekli gelişmesi ve olgunlaşması ile aşılır. Ancak insanda kişiliğin bazı yönleri belirli bir aşamada takılır ve gelişimini sürdüremez. Bunun sonucunda o insanda bazı olgunlaşmamış kişilik özellikleri yaşam boyu varlığını sürdürür.  Orta yaş döneminde olduğu halde delikanlı davranışları gösteren ya da mesleğinde başarıya ulaşmasına rağmen kişisel ilişkilerinde ilkel tepkiler veren insanlara sıkça rastlarız. Bu durum ihtiyaçların aşırı karşılanması ya da gereğince karşılanmaması durumunda ortaya çıkabilir.  Bazen anne babalar kendi isteyipte yapamadıklarını çocuklarında sürdürmek isteyebilir. Kimi vaktiyle yaşayamadığı anne baba yakınlığını çocuğu ile gerçekleştirebileceği sanrısına kapılır. Kimi anne babanın için özdeleşme olumsuz yönde olur. Kendi anne babalarına duydukları kızgınlığı çocuklarına yansıtarak sürdürürler. Kimi anne baba kendilerine ait bilinçdışı değersizlik duygusunu çocuğuna yansıtarak o çocuğun kişiliğinde hoşlanmadığı kendisini görür.  Aslında görünür nedenler farklı olsa da anne babanın çocuğu kabul etmemesinin temelinde anne babalığı benimseyebilecekleri duygusal olgunluk düzeyine ulaşamamış olmaları gerçeği yatar. Bu anne babalar çocuklarında gözlemledikleri sorunlardan yine çocuklarını sorumlu tutarlar.  Oysa anne, baba ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman anne babadır. Yeterli olgunluğa erişememiş anne babalar çocukla baş edememe kaygısı yaşarlar. Bu da çocuğa karşı korku ve kızgınlık yaşamalarına neden olur. Çoğu anne baba bunu göremez ve çocuğa karşı olumsuz duygularından ötürü kendilerini haklı bulma eğilimi gösterirler. Kiminin ise sonradan suçluluk duygusu ile güvensizliği gittikçe artar ve bir kısırdöngü yaşanır.  Çocukta uygunsuz davranışlar giderek yerleşir.

Kendi anne sevgisinden yoksun kalmış kadınlar yetişkin yaşamda genellikle katı ve hırçın olurlar. Dolayıyla sıcak bir annelik sergilemeleri oldukça güçtür. Fizikteki bileşik kaplar yasası psikolojide de geçerlidir. Yani bir yönden yapılan bir baskı başka bir yönde boşalıma neden olur. Kadın aile içinde giderek güç kazanarak otorite sahibi olur ki genellikle baba tarafından alınan kararların asıl sahibi annedir. Kararı anne verir, baba ilan eder.  Kararın sonucundan ise baba sorumlu tutulur. Toplumumuzda görüntü babaerkil olsa da üstü örtük bir anaerkil aile yapısında söz edebiliriz. Birçok anne baba çocuklarını çok sevdiğini söyler. Ancak bir insanı sevmek, onun gerçeklerini anlamayı da içerir. Çocuğu haklarından mahsun bırakmak (ceza vermek) çocuk için anne baba sevgisini yitirmek demektir. Çocuk bu sevgiyi yitirmemek için giderek kendisini yönetmeyi öğrenir. Ancak çocuğa verilen sevgi yoksa yitirilecek bir şey de yoktur. Kimi çocuk verilmeyen sevgiyi bir gün almak umuduyla sürekli anne babasına kendini sevdirmek için çabalar ve kişiliğini geliştiremez. Kimi çocuğun ise umudu yoktur. Anne babanın beklentilerine ve değerlerine karşı düşen davranışlara baş vurarak onları protesto eder. Suçu ceza, cezayı da af izler. Af çocuk için anne babanın sevgisini yeniden kazanmaktır. Ceza süresi bittiğinde anne baba çocuğa eskiden olduğu gibi sevgisini göstermelidir. Bunu göstermeyen anne babalar kendi sevgisizliklerini haklı gösterecek gerekçeler arayan kişilerdir.  Çocuğun kendisine olan güveni anne babasınına olan güveninden kaynaklanır ve gelişir.  Çocuk anne babasının gücünü sürekli test eder ve onları zayıf bulduğu alanlarda çileden çıkaracak davranışlarda bulunur. Çoğu anne çocuğuyla baş edemediğinden yakınır. Çoğu zaman bunun kendi yetersizliğinden kaynaklandığını fark edemez.Otorite yer değiştirmiştir. Özünde çocuk bu durumdan memnun değildir.  Anne babasının güçsüzlüğüne tanık olmak onlara dolayısıyla kendine olan güven duygusunu sarsar.

Çocukların neyi yapıp neyi yapamayacakları her dönem değişir. Bu konuda anne babaların sezgisi ve sağ duyusu yardımcı olur. Çocukluklarında engellenmiş kişiler vaktiyle kendi erişemedikleri hak ve özgürlüklere çocuklarının ulaşmasını bilinçdışı düzlemde kıskanabilirler. Böyle durumlarda bilinç dışlarında tutmaya çalıştıkları doyurulmamış isteklerinin kışkırtılması ile çocuklarını engelleyerek ve suçlayarak kendi paniklerini denetim altında tutmaya çalışırlar.  Aile büyüklerinin isteklerini kabul etmek zorunda kalan çocuk ileriki yaşlarda çağdaş dünyanın beklentileri ile baş etmekte zorlanabilir. Suçluluk duyabilir, seçim yapmakta zorlanabilir, kararsızlık, kendini ortaya koymaktan utanma ve düşüncelerini dile getirmekte sıkıntı yaşamak gibi durumlarla karşı karşıya kalabilirler.

Bazı aileler ise çocuğun ihtiyacı olan sınırları gereğinden fazla gevşek bırakırlar. Bu anne babalar otorite olmayı öğrenememişlerdir. Genelde büyükanne büyükbaba ile yetişen ya da gerçek bir otorite modelinden yoksun bir çocukluk geçiren kişilerde görülür. Bir kısım çocuğuna yeterli sınır koyamayan anne baba ise katı bir baskı altında yetişmiş kişilerdir. Kendi yaşayamadıklarını çocuklarına yaşatarak kendilerini doyum sağlamaya çalışırlar. Ne var ki sınırların katı şekilde çizilmesi kadar iyi çizilmemesi de çocuğun gerekli rehberlikten yoksun kalmasına neden olur.  Sınırların sürdürülebilir olması için anne babanın tutarlı olması gerekir. Anne babanın farklı tutumlar göstermesi de tutarlı olmaması da çocuğun güvenini sarsar. Çocuk anne babasını bir bütün olarak görme ihtiyacındadır. Bu nedenle çocuğa ilişkin görüş ayrılıklarının çocukların önünde sergilenmemesi gerekir. Çocuğa tanınması gereken en önemli haklardan biri oyundur.  Oyun çocuğu yetişkin yaşamın etkinliklerine hazırlar.  Toplumsallaşma süreci için gerekli ortamı sağlar. Çocukluk dönemindeki oyunlar, yetişkin insanın günlük etkinliklerden zevk alabilmesine, yaptığı işi gönülden yapmasına zemin hazırlar. Yaşam sevincinin geliştirilmesine yardımcı olur.

İyi bir anne baba kendisini yaşayabilen kişidir. Kendisini yaşayabilen kişi diğer insanların yaşamına da saygılı olur.

İnsanlardan Korkmak

Bazı insanlar diğer insanlarla birlikteyken sürekli tedirgindirler. Reddedilme, küçük görülme, hata yaparak diğer insanların onayını yitirme kaygıları ile ilişkili olabilir. Birinin kendilerini izlediğini fark ettiklerinde rahatsız olurlar, utanırlar.  İlgi merkezi olmaktan kaçınırlar.  Söyledikleri bir söz veya davranıştan dolayı kendilerini suçlu hissederler. Kendilerine değer verildiğinde bundan hoşlanır ancak içten içe buna layık olmadıklarını düşünürler. Aslında tam bir çelişki yaşarlar. Diğer insanlar onlara değer vermediklerinde değerli olduklarını ve bunun diğer insanlar tarafından fark edilmediğini düşünürler. Bu duyguları yaşayan insanların çocukluk dönemleri incelendiğinde kısıtlayıcı, aşırı koruyucu, reddedici, cezalandırıcı, tutarsız anne babaların varlığı fark edilir. Bu tutumların hepsinin ortak yönü sevgi ve saygıdan yoksun olmalarıdır.  Diğer insanlarla birlikteyken sürekli tedirgin olan kişi tüm enerjisini gereksiz savunma amacıyla kullandığından kapasitesinin altında performans gösterir ve yaratıcı olamaz. Aslında çocukluk döneminde bir şeyler mutlaka aksar. Ama insan, duygularını dürüstçe yaşayabileceği bir çevrede yetişmişse olumlu duyguları kadar olumsuz duygularını da açıkça yaşamayı öğrenebilir, dolayısıyla kendine fazla yabancılaşmaz. İnsanları sevmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmeyi gerektirir. Sinsice yaşanan duygular bizim diğer insanlara diğer insanlarında bize ulaşmasına engel olur.

Öfke ve Düşmanlık

Hakkımız olanı alamadığımızda ya da önem verdiğimiz bir insan beklentimiz doğrultusunda davranmadığında yaşadığımız duygu kızgınlıktır. Bu durumun doğası gereğidir. Ancak “insanlar zaten bencildir” “hep beni engelledi” gibi genelleşmiş ifadeler kullanılıyorsa o zaman durum farklıdır. Kişinin geçmişinden getire geldiği kızgınlıklarının birikimi bulunur. Trafikte ona buna öfkelenen biri aslında içinde biriktirdiği öfkeye çıkış için gerekçe aramaktadır. Eğer bir insan abartılmış bir davranışta bulunuyorsa gerçekte o davranışın tam karşıtı duygular yaşamakta olduğu düşünülmelidir. İnsan kızgın olduğu için diğer insanlardan korkar, korktuğu için de onlara kızar. Nasıl olsa beni engelleyecekler düşüncesi ile olmadık davranışlar yapar çoğu kez de engellenir.” Zaten biliyordum” biçiminde yaşanır. Bilinçli olarak aslında kabul edilmeyi isterken bilinçdışından kabul edilmemeyi ister. Düşmanca duygular ile yüzleşmek zordur bu ikilem çelişki yaşatır ve kişi suçluluk duyar. Aslında bilinçdışı senaryoyu kendisinin yarattığını fark etmez. Kendisiyle uyum içinde olan bir insan, başkalarına dostça yaklaşır ama gerektiğinde onlara karşı çıkar ve haklarını savunmak için savaşır, bazen ise yalnız kalmayı yeğler.  Bunun yanında bazı insanlar vardır sürekli başkalarının sevgisini ve onayını almaya çalışır. Bunu yaparken de kişiliklerinden ödün verirler.  İnsanlar vardır, diğer insanları sürekli karşılarına alır ve dünyaya karşı sonu gelmeyen bir öfke yaşarlar. Ya da insanlar vardır başkaları ile aralarına görünmez bir engel koyar, onlarla yakın ilişki kuramazlar. Süreklilik gösteren bu üç tutumun her birinin gerisinde korku ve kızgınlık duyguları bulunur.

Etrafına sürekli ve ayrım yapmaksızın verme eğiliminde olan bir kişi diğer insanları kendine bağımlı kılarak aslında kendi bağımlılığına doyum sağlar. Bağımlılık eğilimi herkeste vardır. Bu onun toplumsallaşmış olmasının doğal bir sonucudur. Bir insan diğer bir insana aşırı derecede bağlıysa bu onun kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmekten kaçındığını gösterir. Bu sorumluluğunu almış iki insanın birbirine bağlılığından farklı bir durumdur. İyi insan çevresine olduğu kadar kendisine de iyi olan kişidir. Kızgınlık duygularını kişinin kendi üzerine çevirmesi durumuna depresyon denir. Depresyonu ortalama bir insanın üzüntü ve kederinden ayrın en önemli özellik keder duygusuna karamsarlığın da eşlik etmesidir. Depresyona eğilimi olan bir kişi olumsuzluklardan hiçbir zaman kurtulamayacağı kanaatindedir.  Aslında bu inancın gerisinde yoğun bir suçluluk duygusu yatar. Ufacık bir eleştiri ile karşılaştığında kendini değersiz ve yetersiz hissedebilir. Bir insan diğerlerini küçümsüyorsa aslında küçümsenmekten korkan ve kendisini küçük gören biridir. Başkalarını güçsüz bırakmak için güç kazanma çabasında olan kişi ise aslında başkalarına güçsüz görünmekten ve güçsüz yönleriyle yüzleşmekten korktuğu için böyle bir mekanizma geliştirmiştir. Bazı insanlar ise güçsüzlükleri ile çevrelerinde egemenlik kurarlar. Zavallı, mağdur kişiler diğer insanların duygularını sömürerek dilediklerini yaptırabilirler. Bir insana acıdığımız için vermek, vermek demek değildir. Acındıran ve acıyan aslında aynı paranın farklı yüzleri gibidir. Diğer insanlara sürekli kızgınlık duygusu yaşayan kişiler bu öfkeleri sayesinde kendileri ile yüzleşmekten kaçınırlar.

Değersizlik Duygusu

İnsan doğa güçlerine ve bazı hayvan türlerine oranla zayıf bir varlıktır. Bu nedenle her insanın varoluşunda eksiklik duygusu vardır. Çünkü insan, çocukluk döneminden dolayı yaşamına normal bir çaresizlik içinde başlar.  Her çocuk güçlü yetişkinler arasında yaşayan güçsüz bir varlıktır. Sonraki yaşamı boyunca daha önce kendisine egemen olan insanlar ve doğal güçler üzerinde üstünlük kurmak ve gücünü kanıtlamak için çaba gösterir.  Çoğu kez bununla da yetinmez kusursuz bir varlık olmaya çalışır.  Doğadaki tüm varlıklar eksi bir durumdan artı bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedir. İnsandaki bu eksiklik duygusu bireyin gelişimi ve evrimi için gerekli bir dürtüdür. Ama çoğumuz bu duyguyu yadsıma eğilimindeyiz. Çünkü eksiklik toplumsal değer yargılarına göre istenmeyen bir durumdur.  Eksiklik hissedilmesi gereken bir duygudur. Çünkü eksikliğin fark edilmesi insanı güdüler ve eyleme geçirir.  Değersizlik duygusu bu bahsedilen eksiklik duygusundan farklıdır.  İnsanı daha fazla şey yapmaya ve yaratmaya güdülemediği gibi bir kısırdöngü yaşanmasına da neden olur.  Değersizlik duygusu bir insanın kendini diğer insanlardan daha değersiz bir varlık olarak algılamasını tanımlar ve kökenini çocukluk yaşantılarından alır. Bir çocuğa değer verilmemesi onu kendisine özgü hakları olan özerk bir varlık olarak tanımama anlamına gelir. Çünkü bir insana değer vermek onun gerçeklerini anlamaya çalışmak ve onu olduğu gibi benimsemektir.  Kendisine değer verilmemiş bir insan başka bir insana da değer veremez. İnsan kendisine değer verebildiği oranda başkalarına değer verir, diğer insanlara gerçek anlamda değer verdiğini hissettikçe kendisini de değerli bulur.  Yoksa bir insanı yücelterek kendimizi küçültmek ne ona ne kendimize değer vermektir.  Değersizlik duyguları yaşayan birine göre diğerleri ya üstündür ya aşağıdadır. Eşiti yoktur.  Bazı insanları küçümser çünkü onlarda kendisine benzeyen bazı özellikler görür. Bu insanları hoşlanmadığı benliğini kendisine yansıtan bir ayna gibi algılar. Ama bunun bilincinde olmadığı için onları kendisinden daha değersiz bulur. Aslında başkasını küçümseyen insan, kendisini de küçümseyen dolayısıyla küçümsenmekten korkan biridir. Değersizlik duyguları yaşayan bir kişinin bazı insanları yüceltmesi onun gerçekdışı senaryolarının sonucudur. Kendisinin ulaşamadığı görkeme sahip olma yanılgısından kaynaklanır. Öte yandan bu insanlara karşı bilinçdışı bir düşmanlık da yaşar. Çünkü yücelttikleri insanlar ona kendi yetersizliğini hatırlatır. Tersine işleyen bir süreçle düşmanlık duyguları arttıkça bu insanlara karşı duydukları hayranlık da artar.  Bazen düşmanca eğilimler birden bilince ulaşır ve kişi kendi yarattığı tanrıyı yine kendisi yok eder. Arabasını sorumsuzca süren bir kişi ne kendinin ne diğer insanların ne de yaşamın değerinin farkında değildir. Hepimiz toplum içindeki farklı rollerde farklı maskeler takarız. Bu maskeler içinde bulunduğumuz ortamın şartları gereği gereklidir. Ancak insan rollere kendisini fazlaca kaptırdıysa, oynadığı rolle gerçek benliğini birbirinden ayırt edemez bir duruma gelir. Benliği “şişer” ve kendisine aşırı önem vermeye başlar. Çevresinden de aynı role uymalarını bekler. Otoritesi arttıkça iş yerinde çalışanlarını bunaltır. Evde ise anne baba olarak çocuklarının yeteneklerinin üzerinde başarılar bekler. Bir insanın ne olduğu ile ne olması gerektiği konusundaki tutarsızlığı değersizlik duygularının doğal bir sonucudur.  Kendine yabancılaşma pahasına başarı elde etmiş insanlar, bu yüzden boşluk ve anlamsızlık duyguları yaşarlar. Kişiliğin bireyselleşebilmesi için insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir.  İnsan gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendiyle uzlaşır ve çevresine karşı daha hoşgörülü davranır.  Bunu başaramayan insan ise hoşlanmadığı ya da kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken aslında tanımadığı gerçek kimliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.  Değersizlik duygusu ile insanların hayranlığını kazanmayı amaç edinmiş bir kişi bir yandan bunun için çabalarken bir yandan da kendini diğer insanların hayranlığını kazanmış biri olarak görür. Çevresinden bunu sürekli onaylamasını ister. İstediği övgüyü bulamadığında çevresini buna zorlayan davranışlara girişir. Değersizlik duygusu ile mantık dışı gurur sistemi geliştirmiş kişi kusursuz saydığı benliğine uygun düşmeyen davranışlarını fark ettiğinde kendini hoş görmez, eleştirir ve yargılar. Kendine karşı hoşgörüsüzlüğü gerçek dünyasını anlayabilmesi ve yaşadığı olaylardan ders alabilmesini engeller. Gerçek kişiliği ile idealindeki kişinin özelliklerine sahip olmaması bocalamasına neden olur. Her an kendini kıyaslamaya ve diğer insanlardan üstün olduğunu hissetmek zorundadır. Bundan dolayı gerçek kimliği ile yüzleşme tehdidi ile yaşar. Kendini üstün gören kişi çevresinden gelen eleştiriye katlanamaz. Gerçek benliği ile olan yüzleşmelerini dünyanın sonu olarak algılar. Bu nedenle gururunu incitecek durumlardan kaçmaya başlar. Kaçmadığı noktada düşmanca eğilimler ile gururuna darbe indirenlerden öç almaya çalışır. Gerçek kimliğine duyduğu nefret ile olmak istediği görkemli kişi benimsemek adına sürekli ödün verir. Kendisi için önemli olan tüm konuları göz ardı ederek enerjisini yüceltmiş olduğu gereksiz yatırımlarda kullanır. Ödün verdikçe, nefreti artar ve bu kısırdöngü olarak devam eder. Sürekli görkem ve kusursuzluk bir ütopyadır. Benmerkezcilik çocukluk döneminde sıcak tepki vermeyi öğrenememiş olma sonucu oluşan kusurlu bir davranıştır.  Diğer insanların gerçeklerini anlamak için çaba sarf etmeyen, yalnızca almak için veren ya da verir görünen bir insan suçluluk ve değersizlik duygusundan kurtulamaz.  Bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir şekilde yaklaşabiliyorsa, değersizlik duygusu yaşamaz. Yenilgi de başarı da yaşamın doğal bir parçasıdır. Kişinin iç dünyasında yaşadığı çaresizlik duyguları ve dıştan gelen zorlamalar onu yapıcı çabalara yöneltir. Acısa da hoşlanmasak da kendimizle yüzleşebilmeli ve kendimize şefkat göstermeliyiz. Kendini lanetlemek veya acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller. Güçlülük yürekliliği gerektirir. Yürekli olmak da insanın kendi gerçeğiyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendisine yabancılaşması pahasına elde ettiği güç güç değildir.  Bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafında da devrilebilir. Kusurlarımızı kabul ettiğimizde onları yok etme şansımız doğar. İlişkilerinde daha etkin olmaya başlar. Kendi kusurları ile yüzleşen diğer insanlara karşı daha hoşgörülü olur ve gerçekten gurur duyabileceği bir şeyler vermeye başlar.

Kaygı

İnsanlar vardır işleri yolunda gitse bile kaygılıdır.  Yaşamın günlük sorunları karşısında kendini yetersiz bulur, kolayca depresyona girerler. Yanlış yapmaktan çok korktukları için karar vermekte güçlük çekerler. Bir insanın üzüntü yaratmasındaki hayal gücü sonsuzdur. Bir konu hakkındaki sorun ortadan kalksa dahi yeni bir sorun bulunur. Uyku öncesi günlük hayattaki kaygılara geçmişte yapılan hatalar ve gelecekte ortaya çıkabilecek güçlükler eklenir. Bu düşünceler sonlanıp uykuya dalınsa bile kaygı içerikli rüyalar görebilir ertesi güne kaygı ile başlayabilirler. Özellikle boyun ve omuz bölgelerinde kas gerilimi, sık idrara çıkma, uyku düzensizlikleri, terleme, avuç içlerinin sürekli soğuk ve ıslak olması, görünür bir sebep olmasa da kan basıncının ya da nabzın artması, kalp çarpıntıları gibi bedensel belirtiler de duruma eşlik edebilir. Korku duygusu ile benzerlik gösterir. İki duygu da yaklaşmakta olan bir tehlikeye karşı geliştirilmiş duygusal tepkilerdir. Ancak iki duygu arasında büyük bir fark vardır. Korku herkes için ortak olan bir tehlikeye karşı gelişirken kaygı, kişinin kendisinin ürettiği bir duygudur. Kaygılı insan çoğu zaman kaygılarının mantık dışı olduğunun farkındadır. Kaygılı insanların hayata bakışı oldukça karamsardır. Sürekli felaket senaryoları üretirler ve çevrelerine de bu kaygı bulaşır. Çünkü kaygı bulaşıcı bir duygudur. Kaygılı insan burada bir çelişki yaşar. Hem çevresindeki kişiler de kaygılanınca kızgınlık yaşar, hem de kaygılanmadıklarında onlara saygı ve güven duyar. Kaygı ile gelen diğer bir duygu çaresizliktir. Kaygı kökenini kişinin çocukluk yaşantılarından alır. Çocuğun çevresinde kaygılı insanların varlığı ile gelişir. Reddedici ve küçük düşürücü tutumlar da kaygılı bir insan olarak gelişmesine katkıda bulunur. Ergenlik döneminde anne babanın ya da çevrenin alaycı tutumu ergenin üzerinde yıkıcı etki eder.  Ceza yöntemleri hakça uygulandığında kaygı üretmez. Ama ceza uygulamaları anne babanın kendi kaygıları ve itici davranışları nedeni ile olursa çocukta kaygılı bir insan olur. Çocuğu eğitmekten çok kendi öfkesini yaşayan ve yıkıcı isteklerde bulunan ebeveynler çocuğu korkutmayı ve hırpalamayı amaçlamıştır. Çocuk düşman bir dünya içinde yaşadığını düşünerek çevresine düşmanca duygular geliştirebilir. Kaygılı insanların kendini yeteneksiz ve yetersiz görmesinin ardında bu düşmanca eğilimlerinden kaynaklanan kendini lanetleme duyguları bulunur. Hangi biçimde yaşanmış olursa olsun kaygı ve buna eşlik eden çaresizlik duyguları, günlük yaşamın sorumluluklarını üstlenebilmek için gerekli beceriyi geliştirememiş ve gerçek benliğine yabancılaşmış olmanın belirtileridir.

Bir insanın kaygılarından kurtulabilmesi için tek yol, kendi varoluş sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Bu sorumluluk gerektiğinde başka insanların desteği ve yardımını almayı da içerir.

Sorumluluktan Kaçış

Sorumluluk denince çoğu insanın aklına görevler gelir oysa insanın görevi “iyi yaşama sorumluluğudur.” Başkalarına karşı sorumluluğumuz olduğu kadar kendimize karşı sorumluluğumuzu görmezden gelmek sorumsuzluktur. “Önce kendine sonra başkalarına” ilkesi ilk bakışta bencillik gibi görünse de ancak kendisine verebilen biri başkalarına da verebilir. İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi başkalarına olan sorumluluğunu üstlenmesinden zordur. “o bensiz yapamaz” sözü aslında “ben onsuz yapamam”dır. “Eğer babam öyle olmasaydı…”gibi geçmişe dönük ya da  “Eğer eşim şöyle olmasaydı” yaşanan döneme ilişkin sorumluluktan kaçış senaryoları sık sık kullanılsa da kişinin içten içe kendini suçlamasının önüne geçemez. “Böyle olaylar hep beni bulur” demek yerine “ “Ne yaptım da başıma bu olayı getirttim?” sorusu ile duruma farklı açıdan bakmaya başladığımızda gerçeği görmek çok güç olmaz. Bununla birlikten her şeyden kendini sorumlu tutmak da sorumsuzluktur. Yapılması gerekeni yapmak yerine sürekli kendini lanetlemek gibi. Varoluş sorumluluğundan kaçış mekanizmalarından biri de sürekli bedensel yorgunluk şeklinde görülür. Bu kişiler aslında çok fazla çalışmazlar ama bedenen yorulurlar.  Bilinçaltında çalışan bir mekanizma gereği kişi gerçekten kendini yorgun hisseder. Psikolojik kökenli yorgunluk belirtileri çocukluk döneminde çevresinden gerekli desteği bulamamış ya da aşırı korunarak yetişkin yaşamı için gerekli yetenekleri geliştirememiş insanlarda görülür. Yakın çevresine bağımlı olması sonucu geliştirdikleri olumsuz duyguları baskı altına almak isteseler de bunu başaramadıkları için ilişkileri bozulur. Bunun sonucunda hissedilen yalnızlık ve sevgisizlik yorgunluk belirtilerinde kısırdöngü yaşanmasına neden olur. Bazı insanlar ise çok çalıştıkları için yorgundur.  Ancak bu kişilerin kendi sorumluluklarından kaçmak için kullandıkları savunma mekanizması yorgunluk değil çalışmadır.  Bir insanın işinin gereklerini yerine getirmesi kendisine olan sorumluluğudur. Ancak kişi her akşam evine işini getiriyorsa, tatil günleri işe uğramadan duramıyorsa, evde kendine sürekli iş üretiyorsa, çalışma saatleri dışında dahi işinden söz ediyorsa durum değişir. Çok çalışmayı kendisine olan sorumluluklarından kaçmak için kullanıyor durumuna gelir. Gerçek isteklerini yönetemez işleri tarafından yönetilirler. Çoğu kez kendi yarattıkları gereksiz ayrıntılarla uğraşırlar. Enerjilerini kaygı ve telaşla tüketirler. Sık kullanılan sorumluluktan kaçış mekanizması da kendi sorumluluğunda olan bir konu ya da durumda yaşanan problemi bir başkasının suçu olduğunu savunmaktır. Sınavında başarısız olan bir öğrenci suçu, öğretmenine, sisteme, sorulara atabilir. Anne babalar da kendi üzerlerine düşen sorumlulukları almadıkça birbirlerini suçlar dururlar. İş yerinde karar vermekten kaçınma şeklinde görülebilir. Kendi sorumluluğunda olan bir konuyu karar veremeyip beklettikçe işler sürüncemede kalır. Bir diğer sorumluluktan kaçma mekanizması içine kapanma ve yaşamla ilişkisini en aza indirme şeklinde görülür. Bazen bu insanlar çevreleri ile sürekli savaşarak kendi iç çatışmalarından kaçarlar. Kimi insanlar ise zevk ve eğlence modaları takip ederek kendi benliğinden kaçar. Ya meyhanede ya kumar masasında ya da eğlence yerindedir.  Öyle zamanlar olur ki başka birinin sorumluluğumuzu almasını isteriz ya da biz başkasının sorumluluğunu almak durumunda kalırız. Dengeli bir şekilde yürütülürse bu gibi durumlar yaşamın bir parçasıdır. Çocukluk döneminde sürekli yönetilmiş ya da gerekli rehberlikten yoksun bırakılmış kişiler, kendi seçimleri ile değil tehditle güdülenirler. Bu daha çok kişinin yapması gereken işleri son dakikaya bırakması şeklindedir. İnsan bir zaman tüketicisidir ve zamanımız kısıtlıdır. Ancak yine de bir çoğumuz sonsuza kadar zamanımız varmış gibi isteklerimizi erteleriz. Yaşamda her şeyi yerine koyabiliriz ama tükettiğimiz zamanı asla.

Yalnızlık

Yalnızlık konusuna açıklık getirmek kavramın karmaşıklığı nedeniyle biraz zor. Öncelikle yalnızlık öylesine acı veren ve ürküten bir duygudur ki insanlar bu duyguyu yaşamamak için her türlü çabayı gösterirler. Bir insanın tek başına yaşaması şekilde yalnızlık, topluma yabancılaşması sonucu hissedilen yalnızlık, çevresi tarafından dışlanma şeklinde görülen yalnızlık, bir insanın çevreyle kendi isteği ile iletişimini en aza indirmesi yoluyla görülen yalnızlık, insanın kendisini anlaşılmamış ve kimsesiz hissettiği gerçek yalnızlık gibi birbirinden çok farklı yaşantıların tümü “yalnızlık” sözcüğü ile dile getirilir. Kişinin kendi isteği ile içine çekilip yalnızlığı seçmesi çoğu zaman yaratıcı ve yapıcı sonuçlar doğurabilir. Yaratıcı insanlar eserlerini ve buluşlarını ancak bu yapıcı yalnızlık sürecinde ortaya çıkarabilirler.

Çok sevdiği bir insanı kaybetmiş insanlarda görülebilir. Bu insanlar yalnız kalmanın acısıyla başa çıkmak için yitirdikleri kişinin özelliklerini kendi benliklerine mal ederek, o kişinin davranışlarını, görüşlerini benimserler. Hatta sorumluluklarını ya da etkinliklerini üstlenirler. Yeni doğmuş bebek annesinin sıcak ve sevecen yaklaşımı ile gelişir. Çocukluk döneminde bunun yerini diğer insanlarla etkinlikler, arkadaş edinme, çevreden kabul görme yer alır. Ergenlik dönemi ve yetişkinlikte dostluk ve yakın ilişkiler arar. Eğer bebek sıcak bir yakınlıktan yoksun kaldıysa veya zamanından önce sona erdiyse bu yakınlığı düşlerinde yarattığı kişilerle gidermeye çalışır. Bu düşleri kimseyle paylaşamadığından yalnız bir çocuk olarak yaşama başlar. Eğer gerçekle düşü ayırmazsa kişinin yalnızlığı gittikçe artar, gittikçe daha içine kapanır. Eğer annenin sıcak ilgisinden yoksun kaldıysa ya da erken ayrıldıysa çocukta sevginin nasıl olsa sürekli olmayacağı önyargısı ile diğer insanlarla yakınlık kurma korkusu gelişebilir. Kişi kendisine acıyabilir, yoğun bir soyutlanma yaşayabilir bu gerçek yalnızlıktır. Böyle insanlarda geçmişte kalan insanların izi silindiği gibi gelecekte yeni ilişkiler kurma umudu da beklentisi de yoktur. Böylece bu kişinin yalnızlığını biriyle paylaşabilme yolları kapalıdır. Kişinin böylesine bir yalnızlık yaşamasının sebebi kendi yalnızlığına yabancı olmasıdır.

Gerçek yalnızlık herkesi korkutur. Buna karşılık yalnız kalmak bir insandan diğerine farklılık gösterir. Bir insanı doğa ile baş başa kalmak korkuturken bir diğerine doyurucu gelebilir. Kimi insanı sessizlik rahatsız ederken bir diğer insana dinlendirici etki yaratabilir. Bu farklılığın ardından içinde yaşadığımız kültürden kaynaklanır. Bir insanın yalnızlığı, yalnızlığın boşluğuna ve ürkütücülüğüne karşı geliştirdiği savunma mekanizmaları ile anlaşılabilir. Aşırı yemek yeme, aşırı alışveriş, seçim yapmaksızın TV karşısında zaman geçirme bunların arasında sayılabilir. Bu davranışların ardında ikinci bir insan yoktur, umut da yoktur.  Bundan da öte yalnızlık dönemleri vardır ki kişi ilgi ve amaçlarını yitirmiştir. Canlı iken ölmüş gibi bir varoluş biçimidir. Fiziksel uyaranlardan yoksun kalmak davranış bozukluklarına sebep olabilir.

1954 yılında Kanada Mc Gill üniversitesinde yapılan bir araştırmada beş gün süre ile ses geçirmez e karanlık bir odada tek başlarına bırakılan öğrencilerin bu sürenin sonunda, şaşkınlık, dikkati toplayamama ve duygusal dengesizlikler tespit edilmiştir. Bireyleşme için diğer insanlara ihtiyacımız var. Çünkü bireyselleşme bir insanın diğerlerinden farklılığı ve tekliği anlamına gelir. Toplumun değer yargılarını yok saymak ya da toplumun normlarını hiçbir değerlendirmeden geçirmeden olduğu gibi kabul etmek de bireyselleşme demek değildir.  Bir insanın bireyselleşmesi ancak diğer bir insan tarafından kabul edildiğinde gerçekten yapıcı bir nitelik kazanır ve böyle bir insan suçluluk ve yalnızlık duygularını yaşamaz. Toplum normlarına meydan okurcasına davranışlarda bulunan kişinin derininde aşırı bağımlılık eğilimleri bulunur. Böylesi bir insan özerk olmayı öğrenememiş olduğundan, karşıt tepki vermeyi bireyleşme olarak yorumlar. Çok kahramanca yapılmış olsa da yoğun bir yalnızlığın getirdiği mutsuzluğa tutsak olur.

Bir diğer yalnızlaşma türü çocukluk dönemine dayanır. Çocuk duygusal ihtiyaçları doyurulmadığında ya da aşırı doyurulması sonucu kendi benliğinin sınırlarını oluşturamazsa, diğer insanları da kendilerine özgü ihtiyaçları olan varlıklar olarak kabul etmeyi öğrenemez. İlişkilerini sürekli “ben” “ben” şeklinde yaşamını sürdürür. “Ben” “Ben” yalnızlığın anlatımıdır ve narsizm sözcüğü ile adlandırılır.  Gerçek anlamda ilişki sorumluluğu içerir. Yani diğer insanı gerçekten anlamaya çalışmayı ve bu doğrultuda davranmayı gerektirir. Ayrıca bununla da sınırlı kalmaz ilişkiye bir şeyler katmayı ve geliştirmeyi de içerir. Narsist kişi ise diğer insanları sadece kendi ihtiyaçları için arar. Verse de karşılığında bir şeyler almak için verir. Çoğu narsist insan davranışlarının bilincinde değildir. İçten içe suçluluk hissetse de insanlara bir şeyler veremediğinden kaynaklandığını göremez. Kimi insan bunu fark etse de aynı davranışları sürdürmeye devam eder çünkü başka türlü nasıl davranabileceğini öğrenememiştir. Yalnızca işi düştüğünde ya da dert anlatmak için arayanlar hepimizin çevresinde bulunur. Bu insanlar sizin için değil aslında yalnız kalmak istemedikleri için sizi ararlar. İlişkileri sürdürme çabasının içinde günün birinde gerekli olabileceği düşüncesi bulunur. İnsanları değerlendirirken aslında kendi kişiliklerini yansıtırlar. Örneğin diğerlerini kıskanan biri diğer kişilerin kendisini kıskandığı ile ilgili ipuçları bulabilir. Bir insanı severse o kişide kendisine ait olan özellikleri sever.  Kendisine verilmiş olmasını istediği sevgiyi ona vermeye çalışır. Dolasıyla aslında diğer insandaki kendini sever. Narsist insan aslında kendi narsist anne babasının ürünüdür. Birlikte olduğu insanı vaktiyle kendi anne babasının sevdiği şekliyle sever. Dolayısıyla narsist insanlar her zaman birbirlerini bulurlar çünkü bireyleşmiş bir insan bu tür bir ilişkiyi sürdüremez.  Bir yandan aşağılık duyguları yaşarken bir yandan da kendisine hayranmışçasına davranır. Açık ya da üstü kapalı şekilde kendini över, diğer insanlarında övmesini bekler. Kendisini eleştiren insanları kötü niyetli ya da düşman olarak algılar. Diğer insanlarda sürekli kusur bulur ve küçümser. Aslında küçümsediği kendi gerçek benliğidir. Çoğu zaman aklında ne varsa onu konuşur, kendi duyguları, düşünceleri ve yaptıklarına ilişkindir.  Kimi anne çocuğunu kendi yalnızlığını giderecek bir araç olarak algıladığından, büyümesini ve gelişmesini elinde olmadan engeller ve kendisine bağımlı kılar. Kimi baba ise çocuğunu ulaşmak istediği görkemi gerçekleştirecek bir araç olarak görür ve yeteneklerinin ötesinde bir beklentiyle onun doğal gelişimini engeller. Biçimi ne olursa olsun sonuç aynıdır. Anne baba kendi narsist kişiliğini çocuklarına yansıtır dolayısıyla çocuk özerk bir varlık olmayı öğrenemez.

Ortak Yaşam İlişkisi

Önceki bölümlerde de belirtildiği gibi, anne babanın çocuğu açıkça reddetmesi ya da bu duygusunu bilinçdışına iterek çocuğu aşırı koruması y da ondan kusursuz davranışlar beklemesi, kendi yalnızlığını gidermek için çocuğuna aşırı düşkünlük göstererek büyümesini engellemesi, ulaşılamamış amaçlarını çocuğun gerçekleştirmesini beklemesi gibi tutumları çocuğun gelişimini aksatır ve benliğinin sınırlarını oluşturabilmesini engeller. Böyle bir insan yetişkin olduğunda benliğinin eksik kısımlarını karşı cins ile olan birlikteliğinde tamamlamaya çalışır.  Benlik sınırlarını geliştirebilmesi için ortam yaratan anne babanın yetiştirdiği çocukların kurdukları ilişkiler diğerinden farklıdır.  İlki sevgi umuduyla başlar. Gittikçe ilişkinin bağımlı hale gelmesiyle maskelenmiş kızgınlık duygularının gelişmesine neden olur. Çünkü her biri diğerinin özerkliğini engelleyen bir etken olarak algılanır. Çoğu zaman kişiler bu durumun bilincinde değildir ya da farkında olsa dahi görmezden gelerek ilişkiyi sürdürür.  Bir yandan ilişkiyi sonlandırma isteği diğer yanda ilişkinin sona ermesinden duyulan korku nun yarattığı çelişki sürekli yaşanır. Huzur yaşanmaz. Sonunda bir taraf ilişkiyi sonlandırır. Yeni ortak yaşam ilişkileri acele olarak gerçek bir seçim yapmadan kurulur ya da ilişki kurma korkusu gelişir. Kişi duygusal dünyasının üzerine bir kabuk örer. İkinci ailede yetişen bireyin ilişkisi de sevgi umuduyla başlar. Ancak her iki taraf da bağımlı olmadığından ilişkinin içinde yok olmaktan korkulmaz. Üstelik özerk birer varlık olarak birbirinden bağımsız yaşantılarından edindikleri zenginlikleri ilişkiye katarak beraberliğin gelişmesini ve canlı olmasını sağlarlar. Birbirlerinin özerkliklerine saygı gösterebildikleri, kaybetme korkusunun olmadı bir beraberliktir. Gerçek sevgi bağıdır.Ortak yaşam kurma eğiliminde olan kişiler, yaşamlarında karşı cinsten biri olmadığı zamanlarda da sürekli seçim yapmaksızın diğer insanlarla birlikte olma eğiliminde olurlar.  Ancak kişi gerçek seçim olmadığının bilincinde değildir. O yüzden yüz yüze olduğunda yüzüne gülüyorken arkasından konuşması sık görülür.  Bu bölüm ve takip eden Nevrotik Kısırdöngü başlığına dair konular oldukça derin. Yanlış anlaşılmaya sebep olmamak adına özetlememeyi tercih ediyorum.

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir. Kendimizden çok ya da kendi yerimize değil. Bir başka deyişle diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.  Bir süreçtir. İnsanın kendisini savunmasızca ortaya koyabilmiş olmasının acılarını ve zaferlerini içeren bir süreç. Mutluluk o anda yaşanılan her şeyi hissedebilmektir.  Dünyamızla karşılıklı etkileşimde keder de yaşanır sevinç de.  Mutsuzluk yaşama katılma yürekliliğini gösterememek, kendi içinde ürettiği duygularla yaşamaktan kaçınma sonucu yaşanan bir olgudur. Yaşamak ve sevmek birbirinden ayrı olgular değildir. Bir bütündür. İnsanlar sürekli seçim yaparlar. Ancak bunu kabul etmek istemezler. Örneğin denize girmek için deniz kıyısına giden üç kişiden biri derhal suya dalabilir, diğeri suyun soğukluğunu deneyimleyerek biraz vakit geçirdikten sonra suya girebilir bir diğeri suya girmekten vazgeçebilir. Bunların her biri bir seçimdir ve insan nasıl isterse öyle “olur”. Ama seçimlerinin sonuçlarını da kabullenmesi koşuluyla.

Share

YORUM BIRAKIN

Mail Adresiniz Gösterilmeyecek. Doldurulması Gerekiyor.